Nalân Tuntaş’tan “Zor Yıllar”

Sarıkamış’tan Cumhuriyete uzanan destansı bir roman! Nalân Tuntaş’tan “Zor Yıllar”

Dünya Savaşı’nın yol açtığı çalkantılarla yoğrulan Anadolu, 20. yüzyıla, batıdan doğuya, kuzeyden güneye tam bir kuşatma altında girmektedir. Oysa Anadolu, tarih boyunca koynunda barınanları ayrımsız kucaklayan; karlı dağlarını, verimli ovalarını, berrak akarsularını, ak sütünü sunan müşfik bir anadır. Nalan Tuntaş, işte bu duyarlığını işleyerek; kurgusuyla, olay örgüsüyle Dünya Savaşı yorgunlarını romanlaştırıyor. Zor Yıllar, Sarıkamış’tan Cumhuriyete uzanan süreçte cephelerde, sınır boylarında yurdunu savunan Sarı Saffet´in kişiliğinde ve onun çevresinde somutlaş Mehmetçiğin destanıdır.

Ahmet Çağlayan’dan “Ölüm Benden Üç Yaş Büyük”

“Ş”nin yazarı Ahmet Çağlayan’ın yeni romanı: “Ölüm Benden Üç Yaş Büyük”

Hastayım abi, bilmiyorsun sen. Hastalığımın sebebini, sırf senin sözlünle evlendiğim için, diye düşünüyordum son günlere kadar. Sadece o değil, her şey çok kirlendi artık. “Ne halt etmeye yaşıyorsunuz?” diye sorarsan, sanırım onu kimse bilmiyor. Doğrusu, ben de bilmiyorum. Yaşayanlar, ölümü çok abartıyorlar. Oysaki yaşam dedikleri şey, yalnızca uzun bir oyalanma sürecidir. Sen buralarda fazla oyalanmadan gittin, hepsi o kadar. Hasta oluğum için bunları anlattığımı düşünme. Siz ölüler de, yaşamı gözünüzde büyütüyor olabilirsiniz. Ayrıca ben hastayım diye, sakın üzülme. Alışıyorum ben her şeye. Çok garip bir yer burası. Büyük bir mutluluk içerisinde, kanseri yendiğini söyleyen insanları görüyorum. Çoğunluğu yaşlı sayılır. Ölümsüzlüğü keşfetmiş gibi, haykıracaklar neredeyse. Oysa ölüm anını, kısa bir süreliğine ertelediklerini düşünmek istemiyorlar. Yolun sonunu görmek, huzursuz ediyor insanları. Ölülerin nasıl vakit geçirdiklerini bilmiyorum ama biz vaktimizin büyük bölümünü sevgisiz geçiriyoruz burada. Dedim ya, garip bir yer burası. Çok güzel bir kadın, kendisine âşık olan erkeklerin sonraki yaşamlarını büyük oranda tayin ediyor mesela. Bir erkek aşkına karşılık bulursa, evlenerek bir ömür memur hayatı yaşamaya başlıyor. Aynı kadına âşık olup da reddedilen diğer erkekler ise, yetenekleri ölçüsünde şair, yazar, müzisyen, ressam, dindar ya da devrimci oluyorlar.

Banu Taylan’dan çocuklara ve çocuk kalanlara “Kahkahalar mı Duyuyorum?”

Kayıp Soytarısını Arayan Prensesin Macerası: “Kahkahalar mı Duyuyorum?”

Prenses en keyifli kahkahalarını soytarısı Cızıbızı Cu ile atardı. Güneşli bir sabah uyandığında onu hiçbir yerde göremedi. Kaybolduğunu anlayınca çok üzüldü. Boncuklu Saray’a gelen dünyanın en komik soytarıları bile onu güldüremedi. Karganın bir gelip, “Senin soytarını birkaç adam alıp götürdü bahçedeki labirente,” deyince, hemen yola çıktılar onu bulmak için. Soytarısı kaybolduğu için kendi kendine gülemeyen Prenses Zaza Mitilla Kormizko kahkahalı, sihirli macerasında kavuşabilecek mi acaba soytarısına? Atabilecek mi kocaman kahkahalar?

Kadir Aydemir’den “Yitik Öykü” – 119 yazarlı kısa öyküler kitabı

Ağaca dönüşen ilk kitap: Kadir Aydemir’in yayına hazırladığı “Yitik Öykü” kitabı çıktı, tüm kitapçılarda

Twitter üzerinde Yitik Ülke (@yitikulkeyayin) okurlarıyla beraber hazırlanan bu kitap yaratıcı kısa öykülerden, hatta tam anlamıyla kıpkısa öykülerden oluşuyor. Birkaç cümle ile bir öykü dünyası yaratmanın ne kadar zor olduğunu bilmeyen yoktur, işte bu kitapta yazılan öyküler bu türün hem iyi hem de keyifli yeni örneklerini bir araya getiriyor.

“Yitik Öykü” kitabının tüm geliri ile ağaç fidanları ve çeşitli tohumlar alıp hep birlikte bir “orman” kurmak istiyoruz. Kısa öykünün çarpıcı ve çekici yolculuğuna davetlisiniz. Bize katılın. Bu kitabı okuyun.

Sıtkı Silah – “Giden Yolcu”

Sıtkı Silah çarpıcı öyküleriyle edebiyat yolculuğuna devam ediyor. “Gelen Yolcu” adlı kitabıyla çıkış yapan başarılı öykücü Sıtkı Silah, yeni kitabı “Giden Yolcu”da birbirinden ilginç öykülerini bir araya getiriyor. Edebiyat okuru için sıkı bir yolculuk şansı. İyi okura, gitmek isteyenlere, gidenlere ve kalanlara önerilir…

“Hediye paketlerini seviyorum, kahretsin! Kurşunkalem açmayı, çorba üflemeyi ve eve dönmeyi seviyorum… Günlük tutmayı seviyorum, kahretsin! Telefon beklemeyi, fotoğraf çektirmeyi, günün birinde muhteşem bir bahçe görmeyi umut etmeyi seviyorum…”

Haluk Şahin’den “Büyüyor Üzümler Bağlarda” – Bozcaada Haikuları – Adaikular

Bozcaada âşığı Haluk Şahin’in haiku şiirleri: Adaikular

Adaikular, Haluk Şahin’in Bozcaada’ya yazdığı minik aşk notları olarak okunabilir. Geleneksel Japon şiiri Haikuları anımsatmakla birlikte, Adaikular herhangi bir vezin kaygısı taşımadan yazılmış özgün ve özgür şiirciklerdir. Haikular gibi, doğadaki en küçük devinimlerin bile büyük anlamlar içerdiği sezgisinden yola çıkarlar. Troya’nın tam karşısına düşen ve poyrazın egemen olduğu adada, doğa sürekli değişirken görebilenlere seslenmektedir:

Sus, bak ve dinle!

Bozcaada üç dilli bir adadır: Gündüzleri Türkçe konuşur, geceleri Rumca rüya görür ve turist baskınına uğradığından beri İngilizce öğrencisidir. Haluk Şahin, bu yüzden Adaikularını Elisavet Haritonidu Kovi’nin Yunanca ve Ayşe Şahin’in İngilizce çevirileri ile üç dilde sunuyor. “Büyüyor Üzümler Bağlarda” bu özellikleriyle de şiirimizde özel bir yerde duracaktır.

“Eski Sevgililerinizden Kurbağa Yapılır” – Özlem Kumrular

Geliri SOMA’ya bağışlanan muhteşem bir kitap: “Eski Sevgililerinizden Kurbağa Yapılır” 

Yok, sonradan böyle olmadım, tam olarak böyle doğdum. Sürprizli bir “hayat vakaları silsilesi” içinde şehirden şehre, ülkeden ülkeye savrulurken bir insan evladının başına fiziksel olarak ne gelemezse o beni buldu. Bu kitapta Küba’nın, Trinidad sahillerinin, Ljubljana, Malta, Sakız Adası, Ohrid, Belgrad, Limoges, İtalya’nın kimseciklerin gitmediği şehirlerini vesaire koordinatı birlikte dolaşıp gülelim istedim.

Bu kitapta unuttuğunuz kitapları, hiç görmediğiniz yerleri, memleketimin şenlikli Rock müzisyenlerini, yazarlarını, kelimelerin nereden geldiğinin en bitirim hikâyelerini, Napolililerin koskoca Amerikan kruvazörünü sis altında limandan nasıl çaldığı gibi sayısız gerçek vakayı, Fidel’in ne yemeyi sevdiğini, Che’nin hangi dersten kaldığını öğrenecek, hiç bilmediğiniz yemekleri tadacaksınız.

Kahramanlarımız yakın çevremdem: Karnaval gecesinden doğrudan üniversitedeki dersine tavşan kılığında giden bir tarih hocası (olay Salamanca’da geçiyor), Kemancı’da büyütülmüş üç yaşında bir kardeş, tatile gitmeden önce 100 tane civcivi yarım çuval mısırla komşuya bırakan çılgın bir çift, felsefe okula olarak kullanılan bir deniz fenerinin maceraperestleri, Türkiye şartlarında görüp görebileceğei tek prens Çokoprens olan bir dizi kız arkadaş, danaya ortak olan bir Sardinyalı, “Hocam Madame Bovary’den hangi kitabı okuyayım?” diye soran öğrenci modelleri, Ekvador devlet başkanı Rafael Correa ve kimler kimler… Ruhu çocuk bahçesinde kalmış bir kızın maceralarıyla bırakın pencerenizden içeri kahkaha girsin.

“S.ktir Git İsakovski” – İgor İsakovski – Çeviri: Gökçenur Ç.

Bukowski, Eski Yugoslavya’da doğsa, çocukluğunda ülkesi parçalansa, iki kızı olsa, şiir kitapları yayınlayıp bisikletiyle dört ülkede dağıtıyor olsaydı neler yazardı? Çağdaş Makedon şiirinin en güçlü temsilcilerinden biri İgor İsakovski’nin şiirleri saçlarınızı okşamadığı anlarda suratınıza bir tokat gibi iniyor.
- Gökçenur Ç. -

bugün yine birinin doğumgünüydü
bugün yine biri gömüldü

bugün: evlilikler, cinayetler, öpücükler ve kan.
bugün. yarın yine. aynı dün de. bugün:
ıssız ellerime yağıyor yağmur, kente yağıyor
bir sirk çadırına yağar gibi, yağıyor herkesin üstüne,

sevgilim ikimizin üstüne. geri dön diye
yalvaran sesimin,
açlıkla yağmaladığımız yağmurun üstüne,
açık ağızlarımıza. rüzgârın arasından, küçük damlacıklarla.

keşişlerin ve kasiyerlerin üstüne yağıyor yağmur,
palyaço maskelerinin, tören alaylarının,
iğrenç aksesuvarların üstüne. yağmur, bugün.
taştan doğruluğa ve küçük yalanlara.

“Çarşı Ulan!” – Erk Acarer

Bu kitabın geliri yazarı tarafından “1 Umut Derneği”ne bağışlanmıştır.

19.03, aşkın saati…
Akrep ve yelkovan siyah beyaz bir kadranın ortasında “başkaldırı” sertliğinde dönüyor.
Ihlamurdere Caddesi hıncahınç insan dolu. Kadınlar, adamlar, gençler, yaşlılar kol kola. Omuzlarda çocuklar var. Siyah beyaz bayraklar sallanıyor. Sloganlar korna seslerine karışıyor. Meşaleler yakıldığı vakit Taksim’e doğru yürüyüş başlıyor. Her adımda kalabalık daha da artıyor. En öndeki kırmızı pankartın üzerinde siyah, kalın harflerle “çArşı” yazıyor. Valideçeşme’den Nişantaşı’na uzanan yolda insan sayısı on binlerle ifade ediliyor. Yol üzerindeki evlerin camlarından, balkonlarından bakanlar yürüyüş koluna çiçekler yağdırıyor. Orada olanların hiçbiri, hiçbirimiz o akşamüzeri güneşini de, omuzlarımıza düşen karanfilleri de asla unutmayacak, unutmayacağız.

Nişantaşı’ndan Harbiye’ye ulaşan istikamette hep bir ağızdan bağırılıyor: “Sosyete uyuma, direnişe sahip çık!”
çArşı bir derbi maçına değil, adeta güneşe doğru yürüyor. Tarihte eşi benzeri olmayan, tüm dünyanın huşu içerisinde seyrettiği bir fenomenin, bilinen ezberleri tuz buz etme öyküsü bu! Bir futbol takımının taraftar grubu alışılmamış biçimde hatırı sayılır toplumsal mücadelenin ana dişlisi oluveriyor. Haziran Direnişi hafızalara çArşı’yla kazınıyor…

“Barış Ne Oldu Bilmiyorum” – Namık Kemal Behramoğlu

Bu yazılanlar, genç yaşta noktalanan bir insan hayatının hikâyesidir… Gerçeğe sadık kalınmış, abartılmamış, yaşananların yansıtıldığı bir hayatın hikâyesi… Uzun süre düşündüm: Bir kısmına tanık olduğum, bir kısmını bu insandan ve yakınlarından dinlediğim bu acı dolu, kahır dolu, ihanet dolu, sevgi ve özveri dolu kısacık hayatı yazmalı mıyım diye!.. Beni derin biçimde etkileyen, hayata bakışımı zaman zaman altüst eden bu insanın hayatını yazmakla ona haksızlık eder miyim diye düşündüm. Çünkü o yaşamıyor artık. Onun izni olmadan, bunların yazılması ne ölçüde dürüst bir davranış olur? Karar veremedim uzun süze. Sevgiyi, sevdayı, onurlu olmayı kısacık hayatına sığdıran ve beni ölümü ile hüzne boğan bu insanın hayatını yazmaya karar verdim sonunda. İzin alabileceğim aklı başında kimsesi olmadığı için, bu hayat hikâyesinde sadece isim değişikliği yapmak zorunda kaldım. - Namık Kemal Behramoğlu